kizilay_banner_728X090 width="728" height="90" title="">

Dünya barışında Türkiye öncü olmalı

Ebru Altan

Ebru Altan

E-Posta : altanebru@hotmail.com.tr

 Dünya siyaseti son 10 yıldır çok büyük bir değişimin içine girdi. Ancak değişimin en büyüğü Türkiye'de yaşandı. Bölge ülkeleriyle uzun yıllardır mesafeli bir ilişki içinde olan Türkiye, hem dostluğunu, hem ticaretini geliştirdi, hem de sevgi ve kardeşliğe dayalı yeni politik çizgisiyle öncü bir rol üstlendi. Ve bu öncülük barışta, uzlaşıda oldu. Amacın ise sınırların ve vizelerin kalktığı büyük bir birlik olduğu her fırsatta ifade edildi.

Bilindiği gibi 1990’lı yıllardan itibaren bazı yorumcular dünyanın bir Batı-İslam çatışması yaşayacağını ileri sürmüşlerdi. Çelişme ve çatışma fikirlerinden yola çıkan bu siyasi bakış açısı, tarih boyunca çok belirgin bir İslam ve Hıristiyan medeniyetleri çatışması olduğunu iddia eder. Bu aynı zamanda birtakım Evanjelist Hıristiyanların dünya siyasetine bakış açılarının da temelini oluşturur. Amerikalı siyaset bilimcilerden Samuel P. Huntington’un ünlü ‘Medeniyetler Çatışması’ tezinin ana teması da buydu. Huntington dünya üzerinde sürekli bir çatışma yaşandığını, bunun dünyayı belirli cephelere ayırdığını söylüyordu. 1980’li yılların sonunda iki kutuplu bir dünyanın ortadan kalkmasıyla, dünyada ideolojilerin belirleyiciliği sona erdi. Bu tespitten yola çıkarak Huntington, bundan sonraki çarpışmaların ideolojiler değil, medeniyetler arasında gerçekleşeceğini iddia ediyordu. Oysa bütün bunlar hayali bir senaryoya dayanmaktaydı. Gerçekte İslam medeniyeti ve Batı medeniyeti arasında bir çatışma olamaz, çünkü Batı medeniyetinin temellerini oluşturan Yahudi-Hıristiyan inancı, İslam’la çatışma içinde değil, bilakis, bir uyum ve ittifak içinde. Anlaşmazlıklara sebep oluşturabilecek etnik ve kültürel farklılıkların ise, ılımlı politikalarla yumuşatılması, "medeniyetlerin barışı" ile birlikte dünya barışının da tesis edilebilmesi bakımından faydalı olacaktır.

İnsanların değerleri, gelenekleri ve inançları ülkeden ülkeye, hatta bir ülke

içinde dahi çok büyük değişkenlikler gösterebilir. Bundan dolayı toplumlar ve milletler arasında tarihi, kültürel, etnik farklılıklar olması kaçınılmazdır. Kimi durumlarda da bu farklılıklar mücadelelere dönüşebilir. Bu elbette istenen bir durum değil. Bu bakımdan, böyle zamanlarda, ılımlı ve birleştirici politikalar izlenmesi gerekirken, çatışmaları artırıcı bir takım teoriler üretmek ve bunları sosyal bilimlerle desteklemeye çalışmak çok zararlıdır. Medeniyetlerin hatta dinler arası çatışması fikri, bilimsel, akli ve vicdani hiçbir delili olmayan bir teoridir. Tarih boyunca, yeryüzünün her bölgesinde çeşitli medeniyetler var olmuş, bu medeniyetler birbirleriyle sosyal ve kültürel açıdan ilişkiler kurmuş ve "medeniyet alışverişi"nde bulunmuşlardır. Her ırk, her soy, her millet ayrı bir medeniyete sahiptir. Her medeniyetin ayrı bir özelliği vardır ve karşılıklı hoşgörü ve uzlaşı çerçevesinde insanlar her medeniyetten bir şeyler alırlar.

Bu çatışma iddiası, yakın tarihte komünizm vasıtasıyla denenmiş ve ortaya 20. yüzyılın kanlı bilançosu çıkmıştır. Oysa şu an dünyanın ihtiyacı çatışma değil, top yekün barıştır. Bu barış için ihtiyaç duyulan modeli ise uzaklarda aramaya gerek yoktur. 500 yıllık bir dönemde, idaresi altındaki her bölgeye nizam vermiş olan Osmanlı idaresi ve Türk-İslam ahlakı, oluşturulmak istenen "medeniyetler çatışması"nı, "medeniyetler barışı"na döndürmeye yetecektir.

Geçmişe baktığımızda, Ortadoğu ve Avrasya’nın, 20. yüzyılın başlarına kadar Osmanlı hakimiyetinde geçen sakin bir tarihi olduğunu görüyoruz. İnanç ve etnik bakımdan dünyanın en kozmopolit bölgesi olan bu topraklar, Osmanlı Devleti sınırları içindeyken huzur, güvenlik ve barış dolu olmuştu. 1514 yılında Yavuz Sultan Selim’in Kudüs’ü ve civarını fethi ile birlikte, Filistin’de yaklaşık 400 yıl sürecek Osmanlı yönetimi başladı. Bu dönem, Osmanlı’nın diğer eyaletlerinde olduğu gibi, Filistin’de de barışı, istikrarı ve "farklı inançların bir arada yaşaması"nı sağlayacaktı.

Sadece bu bölgeler değil aynı zamanda Kafkaslar, Balkanlar gibi sorunlu bölgeler de Osmanlı hakimiyetinde olan bölgelerdi. Devletin topraklarının, en geniş olduğu dönemde yüzölçümü 24 milyon km2’yi bulur. 600 yıllık ömründe,

400 yıl boyunca devletin en geniş sınırlarını elinde tutan, gerileme dönemi dediğimiz 200 yıl boyunca bile çok fazla toprak kaybetmeyen, yıkılış dönemi olan 20. yüzyılın başlarına kadar gücünü ve etkisini muhafaza eden Osmanlı, "cihan devleti" ünvanını fazlasıyla hak etmektedir. Kuşkusuz böylesine büyük bir devletin bu kadar uzun ömürlü olmasını yalnızca askeri güçle açıklamak mümkün değildir. Osmanlı Devleti’ni "cihan devleti" ünvanına layık kılan unsurların başında, temelini dayandırdığı ve gücünü aldığı manevi değerler gelmektedir. Bunun sebebi; Osmanlı İmparatorluğu’nun, "millet sistemi" adı verilen bir düzenle yönetiliyor olması ve bu sistemin en temel özelliğinin, farklı inançlara sahip insanlara, kendi inançlarının ve hatta hukuklarının gerektirdiği şekilde yaşama imkanı tanımasıydı. Kuran’da "Kitap ehli" olarak tanımlanan Hıristiyanlar ve Yahudiler, Osmanlı topraklarında hoşgörü, güvenlik ve özgürlük buldular.

Osmanlı Devleti, Müslümanlar tarafından yönetilen bir İslam devleti olmasına karşın, tebasını zorla İslamlaştırmak gibi bir amaca sahip değildi. Aksine, Osmanlı Devleti, gayri müslimlere de güvenlik ve huzur sağlamayı, onları adaletle ve İslam idaresinden razı olacakları şekilde yönetmeyi hedefliyordu. Tarih, Türk-İslam ahlakının, Ortadoğu’ya adaletli, hoşgörülü, müşfik bir yönetim tarzı sunan tek inanç sistemi olduğunu göstermektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun bölgeden çekilmesiyle bitmiş olan "Pax Ottomana" (Osmanlı Nizamı) bugün hala telafi edilebilmiş değildir. Bu nedenle de Ortadoğu’ya barışın gelmesinin yolu barışçıl, hoşgörülü ve uzlaşmacı bir İslam Birliği modeliyle mümkündür. Bu modelin öncüsü de mutlaka Türkiye olmalıdır. Çünkü Bugün, değişen dünya dengeleri içerisinde Türkiye, tüm Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya’da kalıcı barışı sağlamada önderlik edebilecek bir tarihi birikime sahiptir. Türkiye’nin sahip olduğu miras, coğrafi olarak Adriyatik’den Çin Seddi’ne kadar dünyanın en önemli ve en stratejik alanını içermektedir. Ve Türk Milleti, bölgede izlerinin silinmesi asla mümkün olmayan bir medeniyetin de mirasçısıdır. Türkler hakim oldukları topraklarda

kurdukları üstün medeniyetler sayesinde, her dönemde ve her koşulda geçerli olan birleştirici bir kültür mirası oluşturmuşlardır. İşte 21. Yüzyılda, Türk Milleti’ni, lider milletler arasında en öne geçirecek olan miras da bu güçlü ve etkin medeniyetin mirasıdır. Bunun önündeki en büyük engel ise Müslüman ülkelerdeki bölünmüşlüktür. Şu an tüm Müslümanların en öncelikli ve aciliyetli görevi bu bölünmüşlüğün ortadan kalkması için gayret göstermektir. Ve bu istisna olmaksızın herkesin sorumluluğudur.

https://www.facebook.com/ebrualtan2012 https://twitter.com/ebru_altan_ altanebru@hotmail.com.tr 


İzlenme: 563
htmlPaginator

YORUM EKLE

Yorum Başlığı

Yorum

Misafir olarak yorum yapıyorsunuz. Üye Girişi yapın veya Kayıt olun.

YORUMLAR

  • Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun.

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR